Hiç Bir Senaryo Artık Yorumsuz Kalmayacak

İyi Filmlerin Ortak Özelliği: Büyük İstek

Bazı filmleri tekrar tekrar seyrediyorum. Örneğin "Terminator 2" filmini kaç defa seyrettiğimi
hatırlamıyorum. "You've Got Mail"i de. "The Matrix"i en az 20 kez izlemişimdir. "Titanic" de 20'ye
yaklaştı sayılır. "Casablanca"yı 10-15 defa. Animasyonlar arasındaki favorilerim ise "Kayıp Balık Nemo"
ve "Buz Çağı". Her ikisini de yaklaşık 10'ar kez izlemişimdir.
Bazı filmleri ise 10 dakika bile izlemeye dayanamıyorum. Film, hiçbir gelecek vaadetmediğini o kadar
kısa sürede belli ediyor ki, zamanımı harcamaya değmez diyorum. Eğer zamanım varsa, kötü ama yeni
bir filmi izlemektense, iyi bir eski filmi izlemeyi tercih ediyorum.
Peki, bu filmler nasıl oluyor da kendilerini tekrar tekrar izletmeyi başarıyorlar? Bununla ilgili çok şey
söylenebilir. Ve bunların çoğu da senaryo tekniği ile ilgili olacaktır. Ama benim fark ettiğim tek bir ortak
nokta var:
İyi filmlerin hepsinin merkezinde, bir şeyi ÇOK İSTEYEN bir karakter bulunuyor.
Bu karakter, tutkuyla öyle yanıyor ki, özdeşleşme sağlandıktan sonra biz de onunla aynı şeyleri
hissetmeye başlıyoruz. Önüne çıkan ve aşılması imkansız gibi görünen engelleri o aşarken biz de bir
tatmin duyuyoruz. Sonuçta onunla birlikte seviniyor, ya da onunla birlikte kahroluyoruz. Ama film
bittiğinde, derin bir tatmin duygusu yaşıyoruz.
Yukarıda adını zikrettiğim filmlerin hepsinin hikayelerinin merkezinde, bir şeyi çok isteyen bir karakter ya
da karakterler var.
• "Terminator 2" de bir John Connor'ı öldürmek, diğeri ise kurtarmak isteyen, gelecekten gelen iki
müthiş robot var.
• "Matrix"de, insanlığı makinaların egemenliğinden kurtarmak isteyen Neo var.
• "Titanic"te, önce annesinin ve toplumsal sınıfının baskılarından, sonra da batmakta olan gemiden
kurtulmak isteyen Rose var.
• "You Have Got Mail"de, küçük kitapçı dükkanını dev gibi bir kitap mağazasına karşı savunmaya
çalışan Catherine Kelly var.
• "Casablanca"da, eski sevgilisini Nazilerin eline düşmekten kurtarmaya çalışan Rick var.
• "Kayıp Balık Nemo"da, oğlunu bulmaya çalışan Marlin var.
• "Buz Çağı"nda ise, bir insan yavrusunu, zor doğa koşullarından ve dağ panterlerinden korumaya
çalışan Manfred ve Sloth var.
Hep "Büyük İstekler" söz konusu. Türk filmleri arasında neden en çok "Eşkıya"yı sevdiğimi de bu durum
açıklıyor sanırım. Orada da, 30 yıl sonra intikam almak ve sevgilisine kavuşmak isteyen Baran var.
Diğer Türk filmlerinin beni çok cezbetmemesinin başlıca nedenleri de bu: perdede tutkuyla yanan birileri
görmüyoruz. Ne "Hırsız Var"da, ne "Eğreti Gelin"de, ne "Mustafa Hakkında Herşey"de, ne
"GORA"da, ne de diğerlerinde böyle bir istek görüyoruz. O nedenle bu sitede daha çok yabancı filmlere
yer veriyorum. Yabancı hayranı olduğum için değil, insan ruhunu ateşleyen filmlerin (şimdilik) daha çok
dışarıdan (genelde de, her nedense, Amerika'dan) gelmesinden.
* * *
Peki neden bu böyle? Neden Türk senaristleri, tutkuyla cayır cayır yanan insanlar yaratmayı tercih
etmiyorlar?
Bunun nedeni, acaba "kültür"ümüzden kaynaklanıyor olabilir mi? Yani bir şeyi istediğimiz zaman, o şeyi
elde etmek için aktif bir biçimde çabalamak yerine, dua etmeyi tercih etmemiz olabilir mi? Herkeste
görülen ataletin dışına çıkmaktan korkmamız, yani sosyal baskı olabilir mi? ("Şimdiye kadar kimse
başaramadı, sen mi başaracaksın?" cümlesinin bu kadar tanıdık gelmesi, sizin de içinizi öfkeyle
230
doldurmuyor mu?) İsteklerimizi gerçekleştirmenin yolunu tam olarak bilmiyor olabilir miyiz? "Nedensonuç"
ilişkisine inanmamamız olabilir mi? "Sen ne yaparsan yap, herşey olacağına varır?" şeklindeki
bir düşünce tarzı olabilir mi?
Eğer biz böyle düşünüyorsak, bizden de tutkulu senaryo karakterleri pek çıkmaz.
* * *
Yukarıda andığım yabancı filmlerdeki karakterlerin ortak bir özelliği, bir Türk'ün çabalamaktan vazgeçip
işleri "Allah"a havale edeceği noktada, kontrolü kendi ellerine almaları ve harekete geçmeleri. Jack ve
Rose'un geminin son anlarına kadar gemide kalma çabaları, Neo'nun Ajanlar ile sonuna kadar mücadele
etmesi, Sarah Connor'un, oğlunu kurtarmak için son ana kadar direnmesi... hep bu yaklaşıma örnek.
Baran'ın da, herşey bitti denilebilecek bir anda harekete geçmesi de böyle bir yaklaşımdan
kaynaklanıyor.
* * *
Yukarıda eleştirdiğim ve bizde yaygın olarak görülen "eylemsizlik" taraftarı yaklaşım, her sektörde
görülüyor. Ama en yaygın olarak görüldüğü alanlardan birinin sinema sektörü olduğunu söyleyebilirim.
Film çekmek isteyenlerin karşısına hep, bunu "neden yapamayacaklarını" söyleyen insanlar çıkar. Acaba
bu insanlar yardımcı mı olmaya çalışıyorlar, yoksa kendi başarısızlıklarının ortaya çıkmasını engellemek
için başkalarının da başarısız mı olmasını istiyorlar (bilinçli ya da bilinçdışı bir biçimde)?

Eğer öyleyse, iyi senarist olma meziyetlerinin arasına bir yenisini daha eklemek gerekiyor: Seçici
Sağırlık. Size "yapamazsın, edemezsin, başaramazsın" diyenleri duymamak!





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
E-mail adresin:
Mesajınız: