Hiç Bir Senaryo Artık Yorumsuz Kalmayacak

İyi Hikaye - Kötü Hikaye

"Aslında bütün öyküler aşağı yukarı aynı şeyi anlatır"... 
Bu cümleyi usta senaryo yazarlarından sık sık duyarsınız. Ama senaryo yazımına yeni başlayanlar bunun 
anlamını tam olarak bilemeyebilirler. Biraz psikoloji bilgisiyle de harmanlayarak bunun ne demek 
olduğunu açıklamaya çalışayım. 
İstisnasız bütün insanlar çeşitli karakter zayıflıklarına sahiptir. Bu, insan olmanın bir parçasıdır. Tıpkı
bedenimizi hayatta tutmak için yemek yemek zorunda olmamız gerçeği gibi bu da ömür boyu benliğimizin bir parçası olarak taşımak zorunda olduğumuz bir gerçektir. 
Herkes kendi zayıflığını en iyi bilir. Hatta bu yüzden kendimizi zaman zaman dünyanın en zayıf, en 
beceriksiz, en yeteneksiz insanı zannedebiliriz. Çünkü kendi zayıflıklarımızın sonuna kadar 
farkındayızdır. Başkaları ise bize daha eksiksiz, daha sağlam gibi görünürler. Çünkü o insanların 24 saat 
boyunca ne yaptığını bilmeyiz / bilemeyiz. Oysa o insan da zaman zaman kendisini en az bizim kadar 
zayıf ve yeteneksiz hissediyordur. (Bu konuda sizi en çok aydınlatacak kitaplar biyografi kitapları
olacaktır). 
İşte bu zayıflıklarımızdan dolayı, kendine güvenen ya da daha önce güvenmezken sonra güvenmeye 
başlayan insanları ekranda / perdede görmeyi severiz. Bir süreliğine o insanla "özdeşleşir", onunla 
birlikte çeşitli güçlükler yaşar, sonra da o kriz anında kendi sınırlarımızı aşarak o büyük krizi biz de 
aşarız. Kısa bir süre için bile olsa biz de kendine güvenen bir insana dönüşür ve mutlu oluruz. 
Bunda yanlış ya da kötü bir şey yoktur. Hikayeler, ilk ortaya çıktıkları günden beri dinleyicileri 
cesaretlendirmeye, hayatın güçlüklerine karşı onları yüreklendirmeye, hayatı daha güzel yaşamak için 
nasıl davranmak gerektiği konusunda onları bilgilendirmeye çalışır. 
Bize benzeyen ama biz olmayan bir insanın güçlükleri nasıl aştığını görmektir, bütün bu hikaye dinleme 
olayının özü. 
İşte bu nedenle insanları zayıf / kötü / beceriksiz / aşağılık vb. gösteren filmler genel izleyici tarafından 
tutulmaz. İşte bu nedenle Avrupa sineması ve ona özenen diğer ülkelerin filmleri, insan psikolojisinin 
çok derin bir ihtiyacına cevap veren filmlerinden farklı olarak gişede iki seksen yatıyorlar. 
* * * 
"Sanat filmi" adı altında inanılmaz saçmalıkları üretenlerin sadece biz olduğumuzu sanıyorsanız 
yanılıyorsunuz. Ben kendi adıma zaman zaman Fransızların, İspanyolların ve İtalyanların "sanat filmi" adı
altında ürettiği akıl almaz rezilliklere denk geliyorum. Ve - sağlıklı bir insan olarak - derhal mekandan ya 
da o film gösteriminden uzaklaşıyorum! 
Bu tür "sözde sanat filmleri"ni genelde "insan doğasının bilmem ne yönü" gibi ne idüğü belirsiz 
ifadelerle açıklarlar. Ve bu açıklamalarda da korkunç bir Freud'culuk vardır. Hele yarı-okumuş bir film 
eleştirmeni Freud ya da Lacan'dan bahsederek bir filmi yorumlamaya kalktığı zaman tüylerim diken 
diken olur. 
Niye mi? 
Çünkü Freud kadar paspas olmuş adam azdır psikiyatri ve psikoloji tarihinde. Freud'u önce kendi 
yandaşları ve öğrencileri (Jung, Adler, Fromm) çok fena yerden yere vurmuşlardır - haklı olarak. Sonra 
Karen Horney, Maslow, ve Rogers gibileri ortaya çıkmıştır 50-60-70'lerde. Seksen ve doksanlarda ise 
Martin Seligman ve Mihaly Csziksentmihalyi gibi bilim insanları, Maslow'un ve arkadaşlarının 
başlattığı "sağlık psikolojisi"ni bilimsel bir temele oturtmuşlardır (bkz. "Learned Optimism" adlı kitabı ve 
"Positive Psychology" akımı). 
Bütün bunlardan sonra Freud'un artık "saçmalık" olarak nitelenmesinde bir sakınca olmayan düşünceleri 
üzerine film hikayesi kurmak ya da filmleri bu "geri" düşünce sistemi ile açıklamak ya düpedüz cahilliktir 
ya da kasıtlı bir yanıltmadır. 
* * * 
Ama burada sanırım Avrupalı'ların "Avrupa Merkezli" düşünme zaafı önemli rol oynuyor. Yukarıda adını
verdiğim ve Freud'a takkesini ters giydiren bilim insanlarının çoğu Amerikalı ya da Amerika'ya göç 
etmiş insanlardır. 1950'lerden sonra Avrupa'dan doğru düzgün bir psikolog ya da psikiyatr çıkmış
değildir. 
Felsefi olarak da bu "sanat" filmlerini temeline yine bir Avrupalı olan Jean Paul Sartre'ı ve onun 
"varoluşçu" düşünce sistemini yerleştirirler genelde. Bu felsefi akım, hayatın anlamının olmadığını, bütün 
insanı değerlerin kurmaca olduğunu, insanın "seçmek" suretiyle herşey olabileceğini vs. söyler - ortaokul 
düzeyinde genetik ve lise düzeyinde felsefe bilenlerin bile burun kıvıracağı saçmalıklar işte. 
* * * 
Bu yazdıklarımdan Amerikan hayranı olduğum izlenimi uyanmamalı. Söylemek istediğim, Amerikalıların 
insan psikolojisi ile ilgili doğru bir damar buldukları. Ve sadece muazzam reklam kampanyaları sayesinde değil, bu doğru damar sayesinde bütün dünyada seyrediliyor oldukları. Ve bizim 
sinemacılarımızın da, eğer kalıcı başarılar elde etmek istiyorlarsa, benzer bir damarı kendi 
kültürümüzde bulmaları gerektiği. 





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
E-mail adresin:
Mesajınız: