Hiç Bir Senaryo Artık Yorumsuz Kalmayacak

Bir Senarist Adayı'nın Çabası ve Netice

 Arkadaşlar bu yazıyı www.kkymn.com isimli sitenin forum bölümünde buldum.Herhalde oraya ekleyen arkadaş da başka yerden bulmuş... Paylaşıma sunmak istiyorum...

Tek diyeceğim var: Yazı biraz uzun ama dili çok güzel, sonuna kadar sabredin.

İnternette dolaşırken senaryo yazarı olmaya niyetlenen bir arkadaşın başından geçenleri anlatan bir yazıya rastladım.niyetim kesinlikle moral bozmak heves kırmak değil.Ama aşırı hayalperestte olmamak lazım.Ne demek istediğimi yazının tamamını okursanız anlayabilirsiniz sanırım.

SENARYO YAZARI OLMAK İSTEYİNCE

Aşağıda okuyacağınız her şey, senaryo yazarı olmak isteyen ve bu yolda canını dişine takarak çalışan bir arkadaşımın, benim de bire bir tanık olduğum gerçek hikâyesidir. Kurumların isimlerini tabi ki vermeyeceğim. Zaten isimler önemli de değil. Önemli olan; neden ekranlarda her şey kalitesiz tartışmalarının cevaplarının bulunabilmesi, yeni beyinlerin fütursuzca ezilip geçilmesinin, yok sayılmalarının nelere mal olduğunun görülmesidir.

Dört yıl önceydi. Benimle aynı görevde ancak başka bir kuruluşta çalışıyordu. Birçok habere beraber gitmiş, birçok olumsuz koşula beraber katlanmıştık. Sonra hiç beklemediğim bir anda istifa haberi duydum. Aradığımda “ne yapacaksın şimdi” diye sordum. Bana “yazmayı planlıyorum” diye cevap verdi. Yeni bir hayata adım atmanın, alışkanlıklardan kopmanın şaşkınlığı herhalde diyip üstelemedim. Sonra bir yıl boyunca, benim işlerden onun isteksizliğinden –ki ben bunu bunalımda olmasına bağlıyordum- görüşemedik. Ancak bir gün; “mutlaka bu akşam buluşmalıyız” diyen heyecanlı bir sesle beni aradı ve buluştuğumuz da “senaryom bitti” diye karşıma dikildi. İşte o gün fena halde ciddi olduğunu anladım. Ancak hala kafam almıyordu. Yazım dilinin iyi olduğunu hepimiz biliyorduk. Ancak senaryo yazmak hayal gücü isteyen bir işti. Heyecanını kırmadan ve onun heyecanına katılmaya çalışarak “okumak isterim” dedim. Cümlemin bitimiyle, masanın üzerine kalınca bir dosya iniverdi. “İlk sana okutuyorum” dedi, sanki sandalyede onu rahatsız eden bir şey varmış gibi kıpırdanarak. “Ne düşündüğün benim için önemli” diye ekledi. Özenmiş bezenmiş baya kalın bir dosya yapmış kendine. İçerisinde özgeçmişinden, hikâye hakkında genel bilgiye, karakter analizinden, birinci bölümün çekime hazır senaryosuna, geri kalan 12 bölümün hikâyesine kadar her şey var. O akşam okumaya söz verdim. Başka bir şansım da yoktu zaten.

Sayfalar arasında gezindikçe şaşkınlığımın katsayısı artıyordu. Şaşırtıcı, insanı can damarından vuran, hayatta rollerin nasıl da çabucak değiştiğini anlatan bir hikâyesi vardı. En önemlisiyse, şu ana kadar yapılmayan özgün öyküsüydü. Kurgusunun iyi olması şaşırtmamıştı beni, çünkü aynı meslekte çalışırken de montaj konusunda eline kimse su dökemezdi. O gece bir solukta okudum. Sabaha karşı aradığımda da, bayıldığımı söyledim ve ne yapmayı planladığını sordum. Yapım şirketlerini tek tek arayacağını söyledi. Cevabının ne olacağını bilerek “tanıdık birilerini bulalım mı” dedim. Bir çırpıda “olmaz” dedi. Nedenini çok iyi bildiğimden üstelemedim bile. Ben de aynı durumda olsam, aynı şekilde davranırdım. “Beni mutlaka haberdar et” diyerek telefonu kapattım.
Arkadaşımın öyküsü; bu telefon görüşmesiyle başlayan, tam üç yılı bulan ve hala süren, işkencesi bol bir yola dönüştü. Bu yolculukta, arkadaşım gibi seyahat eden başkaları ile de tanıştım. Şimdi diyorum ki; kendinize ceza vermek istiyorsanız buyurun bu yolu seçin. Yaşarken cehennemde olmak tam da böyle bir şey olsa gerek.

Telefonu kapatalı henüz beş dakika ya olmuştu ya da olmamıştı. Beni aradı. “İnanamıyorum” diye tekrarlayıp duruyordu. Dakika bir küskünlük bir… Kendine getirmek için bir süre uğraştıktan sonra, önem sırasına göre ilk dört yapım şirketini aradığını ve “dışarıdan senaryo almıyoruz” diyen soğuk bir kadın sesi ile karşı karşıya kaldığını öğrendim. “İnsanın işi buysa, nasıl böyle bir tavır içine girer ki? Adamlar yapımcı. İyi senaryo bulup, iyi yönetmen ve iyi oyuncularla buluşturup, üzerinden para kazanıyorlar. Nasıl olur da gelebilme ihtimali olan, iyi hikâyelere kapılarını kapatırlar” diyordu. Haklıydı da… Para istemiyordu, dilenmiyordu. Sadece ortada hiçbir şey yokken, kendi kendine yazdığı, gönül verdiği hikâyenin okunmasını rica ediyordu. Senaryo okumakta; öyle iki yüz, üç yüz sayfa roman okumak kadar zor bir şey de değildi. Bu görüşmelerden sonra, bu dört şirketten birkaçı özel okul açtı. O zaman para yatırılması gerektiği anladı ancak çoktan ilk kırgınlığını da cebine koymuştu.

Öğrendim ki; senaryo yazmak isteyen birinin önündeki ilk engel, yazdığının kendisine ait olduğunu ileri de ispatlayabilmek için noterden onayını almak. Engel diyorum çünkü bu işlem çok pahallı. Hani çalışmayan biri için servet bile denilebilir. Bunu yapmak zorundalar çünkü eser hırsızlığının ne boyutlarda olduğunu herkes en çok da biz iyi biliyoruz. gotürdüğün dosyanın fotokopisini çekip, olmadı diyerek aslının geri verildiğini, bunu yapanların ağzından bile dinlemiştik. İkinci engel ise, yapım şirketlerinin haliydi ve biz bu kısımla ilk kez karşılaşıyorduk. Eskiden kendileri ile röportaj yapalım, dizilerini öne çıkaralım diye yüzlerindeki kocaman gevrek gülümsemeyle asistanlarını peşimize salanlar, şimdi maskelerini indirmiş karşımızda duruyordu.

Neyse, dönelim olanlara… Dört kötü konuşmadan sonra ekranlarda sıkça görünen bir yapımcının şirketi “buyurun gönderin” dedi. Bizim ki de; heyecanla verilen adrese, kargo ücretini kendisinin ödemesi şartıyla gönderdi. Bu arada “olumsuz olsa da haberdar edilirim değil mi” diye sormayı da unutmamıştı. Telefonun öbür ucundaki bayan “tabi ki” diye cevaplandırınca baya bir keyiflenmişti, çok iyi hatırlıyorum… Bu arada; görüşebildiği ve dışarıdan senaryo kabul eden diğer yapım şirketlerine de, aynı anda göndermesi için ikna etmeye çalıştım ancak “olmaz. Etik olmaz. Buradan cevap gelsin, ondan sonra” diye diretiyordu. Sonunda her zamanki gibi kafasının dikine gitti ve sadece birine gönderdi. Aradan bir ay geçti, iki ay geçti, üç ay geçti, dört, beş, altı, yedi derken, bizimkinde sıkıntı hali tavana vurmuştu. Çünkü belli aralıklarla on bir kez telefonla aramış, görüşmesi gerektiği kişinin adını söylemiş ancak meşgul cevabını almıştı. Telefonunu ismini bırakmış, ancak geri dönen de olmamıştı. Yedinci ayın sonlarında benim baskıma yenilerek, güzel bir mail döşedi ve yapım şirketinin web sayfasından bulduğumuz, yaptıkları dizinin hayranları tarafından kullanılan adrese mail attı. Bir saat sonra bende yanındayken, haftalarca ulaşmaya çalıştığı kişi telefonun diğer ucunda, bütün sitemini sesinde toplamış konuşuyordu.

“Elimizde okunmayı bekleyen sekiz yüz senaryo var. Okununca biz size döneriz demiştim” diyordu, ne arıyorsun haddini bilmez şey demeye getirerek. Arkadaşım “sekiz yüz mü” diye sordu tüm şaşkınlığıyla. Kısa bir sessizlik oldu. Ardından da “İyi de yedi ay oldu. Ben size gönderdiğim için başka yapım şirketlerine de göndermiyorum” diyince, karşıki dağları ben yarattım diyen kadın “dedim ya, elimizde okunmayı bekleyen sekiz yüz senaryo var diye. İşinize gelmiyorsa gelip senaryonuzu alabilirsiniz” dedi ve son cümle de bu oldu. Bu arada, o ve ondan sonraki dönemde bu yapım şirketinin, yurt dışından alınma saçma sapan formatlarla uzunca bir dönem bolca dizi yapmaya çalıştığını ve beceremediğini de belirtmeden edemeyeceğim. Sekiz yüz senaryodan bir tane bile iyi iş çıkmamış olacak ki…

Alınan bu darbenin ardından, arkadaşım beni de şaşırtan bir hızla hemen kendini toparladı ve ilk listeye göre altıncı, ikinci listeye göre ikinci sıradaki yapım şirketini aradı. Bu şirket onun için; yaptıkları işler açısından diğerlerinden ayrılan bir yerdeydi. Sadece televizyona değil, sanat ile ilgili birçok sektöre hizmet veren bir kuruluştu. Ünlü senaryo danışmanına ulaştı ve durumu anlattı. Karşı taraf; tıpkı ilk firma gibi göndermesini ve yine ilk firma gibi en kısa zamanda döneceklerini söyledi. Yine bekleme zamanıydı; hem de süresi belli olmayan, unutulması ihtimal, okunmaması kuvvetle muhtemel bekleme zamanıydı. Ancak öyle olmadı. Üzerinden bir hafta geçmişti ki, senaryo danışmanı zat aradı. Görüşmek istediklerini söyledi. Haberi vermek için beni aradığında, sesi biri gırtlağına yapışmış gibi geliyordu. Korkumdan, bulunduğum toplantının ortasından çıkmak zorunda kaldım ki, ses odadakilere kadar ulaşmış olacak ki herkes “tabi, tabi, çıkın” der gibi şaşkınlığın bulandığı acınası bir ifadeyle bana bakıyordu. Sonunda olan biteni öğrendim ve “galiba bu sefer olacak” dedim. Hemen kendini toparladı ve o her zamanki beni şaşırtan otokontrolü ile “biz yine de bel bağlamayalım” dedi. Ünlü senaryo danışmanı hemen ertesi güne randevu vermişti. Görüşmeye gittiğinde olanları arkadaşımın ağzından anlatıyorum.

Sabah uyandığımda bütün İstanbul’u bembeyaz karlar altında görünce, beynimden vurulmuşa döndüm. Hemen haberleri açtım. Her yer felç. Allah’ım bana bir şeyler mi anlatmak istiyorsun diyerek, kafası kesilmiş tavuk gibi, bir o yana bir bu yana evde dolaşmaya başladım. Tam bu sırada içeriye annem girdi. Ne oldu diye sorunca, kafamla dışarıyı gösterdim. Uykudan yeni kalkmış, yarı açık yarı kapalı gözlerini iyice kısarak kara teslim sokağımıza baktı ve gayet rahat bir edayla “İptal olmaz merak etme. Hepsi tank kullanıyor nasılsa” dedi ve çayı koymak üzere mutfağa gitti. Nitekim aradığımda, şirkette olduğunu öğrenince rahatladım. Çok güler yüzlü karşıladı beni. İlk sorusu nerelisin oldu. Sonra da nasıl kitaplar okuduğumu, çalışıp çalışmadığımı, geçimimi nasıl sağladığımı… Senaryomu çok beğendiğini söyledi ve “seni bugün patronla tanıştıracağım” dedi. Benim iyi bir yazar olduğumu ve desteklenmem gerektiğini, üzerine basa basa söyledi. Bir yandan da çekimde olan patronunu arıyordu cep telefonundan. Meğersem senaryomu okuması için ona vermiş. Sonunda tanıştık. “Ben senin yazarlığınla ilgileniyorum” dedi bana. Çünkü ben ona göre yazarmışım. İnanabiliyor musun? Ağlamamak için dudaklarımı ısıra ısıra bir hal oldum. Bu arada, senaryoyu başkasına gönderdin mi diye sordu. Bende ilk firmayı söyledim. Bana “oraya gönderilir mi hiç” dedi. Yüzünde acayip bir küçümseme vardı. Sonra da benden yazmış olduğum üç bölümün senaryosunu daha istedi. Ardından da çekime döndü. Bizde senaryo danışmanı ile biraz daha konuştuk. Ufak tepek bazı düzeltmeler yaparız dedi bana. Hatta o sırada yanımızda bulunan ünlü bir aktör içinde “başrolde de onu oynatırız” dedi. Bu arada patron gidince, ünlüsü bol ortam bir anda sessizleşti. Sonunda biri "çok başarılı olmalısınız. Çünkü ilk defa birini beğendiğini bu kadar net söylediğini duyuyorum" dedi. Ne denir ki, gülümsedim sadece.

Bu görüşmenin ardından bir hafta sonra, ünlü senaryo danışmanı aradı ve “ilk çekilecek senaryo senin ki” diye garanti verdi. Ancak bir yıl kadar; senaryo gurubu adı altında ne yaptıkları belirsiz, garip ilişki ağlarının yürüdüğü bir ortamda buluverdi kendini. Kendi senaryosundan hala ses yoktu. Yanlış anlaşılma korkusu ile de soramıyordu. Niye oraya gittiğini de bilmiyor. Anlam da veremiyor. O gidişlerin kendine bir şey katmadığından hatta çok şey kaybettiğinden de emin. Bu arada yine etik davranıp, başka kimseye senaryosunu da göndermiyor. En sonunda o yaz, bir oyuncu arkadaşından “dışarıdan senaryo arıyorlar” lafını duyunca tepesi attı. Bir ay süren ısrarlarım sonucunda, o ünlü senaryo danışmanına mail attırabildim. Karşı taraftan on dakika içinde uzunca bir cevap geldi. Okumam için ekranı bana çevirdiğinde şaşkınlıktan dilim tutuldu.

Senaryo aradığımız doğru. Evet, ilk senin senaryonun çekileceğini söylediğimi hatırlıyorum. Ancak o günden sonra köprünün altından çok sular aktı.

Sizce köprünün altından çok sular aktı demekle, ne kastetmiş. Biz anlayamadık. Anlayan varsa, bize de açıklasın. Maili şu iki cümle ili bitirmiş:

Ha bu arada sende bir yetenek görmeseydim, seni patrona gotürür müydüm? “Torpil" yaptım sana, çünkü geç kalmış bir yetenektin, ne olursun hep öyle kal.

Öncelikle bu edebiyat adamına; yetenekli birine torpil yapılmayacağını söylemek isterim. Çünkü yetenekli birine rastladın mı; onu elinden kaçırmamak, hatta ve hatta yeteneğinden faydalanmak istersin. Çünkü bu senin de çıkarınadır. Ayrıca arkadaşım oraya, ne torpil amaçlı ne de kendini gösterme amaçlı gitmemişti. Sadece yaptığı işi, tuğla gibi bir dosya da okumaları için onlara gotürmüştü. Ortada hatırı sayılır, hem de birçok genç yazarda olduğu gibi takdire şayan bir emek vardı. Dilenme yoktu ki torpil yapılsın. Çünkü dilenenlerin yapabileceği bir şey yoktur, elinden bir halt gelmez. Sonra ensesi kalın bir ağabeyi onu, hayalini kurduğu ancak hiç de hak etmediği yere oturtur. Sonra bizim dilenci başlar, altındaki kendisinden kat be kat yeteneklileri, çalışkanları ezmeye. Bilmem nenin bilmem neyle oynadığı gibi oynar. Acaba bu ünlü adamın, arkadaşıma yaptığı da tam da bu muydu? Son cümle ise çok daha manalı bana göre. “Sen geç kalmış bir yeteneksin ve ne olursun hep öyle kal.” Sorarım size, hayatınızda hiç biri için böyle bir dilekte bulundunuz mu? Hep olduğun yerde kal diye. Hani hayatın boyunca bir adım ilerleme, öylece köpek görmüş kedi gibi olduğun yerde kal.

Maili okuduktan sonra yüzüm öyle bir hale girmiş olacak ki, arkadaşım hemen kendini toparladı ve “bu maili saklayalım. Bu ve bunun gibi adamlar yüzünden bir şey olamazsam, ben geç kalmış bir yeteneğim, hala da geç kalıyorum diyebileceğim bir ispatım olur” dedi. Her ne kadar sağlam bir cevap yazıp göndermesi için ısrar etsem de, bana “ne yazarsan yaz, bu mantıkta biri anlamaz. Dolayısıyla da emeğe saygı duymasını da sağlayamazsın. Böyle bir beklentiye girmek, benim canımı boşu boşuna daha da acıtır” dedi. Galiba bu işe gönül vermek tam da böylesi bir şey. Ben olsam çoktan gardımı indirmiş, “eh be, ne halleri varsa görsünler” diyip vazgeçmiş olurdum. Onun ki güç gösterisi değildi, kendini ispat etmeyse hiç değildi. Sadece yazmak istiyordu. Belki de ona bunu yapanları, o yüzden bu kadar kolay unutabiliyordu. Hem de sekiz ay birincisinde, bir yılda ikincisinde, tam iki yılını güzel güzel yemelerine, ertelemelerine rağmen.

Tam da bu kumdan kalelerin yıkıldığı zamanda, sen geç kalmış bir yeteneksin diyen yerden tanıdığı yakın bir arkadaşı; çok ünlü ve hatta şu an Türkiye’nin en iyi senaristlerinden biri olarak adlandırılan, ratingi bol bir dizisi de yayınlanan senariste mail atmış, “Senaryosu olan bir arkadaşım var. Size gönderebilir miyiz” diye. Kadının cevabı olumlu olunca, bizim ki teşekkür maili eşliğinde, senaryosunu gönderdi. Yaklaşık olarak üzerinden bir ay geçmişti ki kadından bir mail geldi “çok yoğundum. Okuyamadım. Üç haftalık bir tatile çıkıyorum. Orada okuyacağım. Merak etme” diye. Bizim ki birinin kendisini anlaması nedeniyle inanılmaz mutlu. Böyle beklemelere de dünden razı. Gerçekten de dönünce aradı ünlü senaryo yazarı. Tünelde bir cafede randevu vermiş. Anadolu yakasında oturduğu ve bu tip randevularında genelde Avrupa yakasında verilmesi nedeniyle, arkadaşım trafik korkusunu hep abartır ve randevu yerine her seferinde yaklaşık bir ya da bir buçuk saat önce gider. Yine çok erken gitmişti ve mesajlarıyla beni bir yandan taciz ederken, bir yandan da sakinleşmeye çalışıyordu. Çünkü her seferinde yeni bir hikâyeye başlıyordu. Yeni bir tanışma, yeni bir kendini anlatma, yeni bir iyi başlayan ve genelde kötü biten bir hikâye. Uzun sessiz günler, anlam verilemeyen yorumlar falan filan. Neyse yine arkadaşımın ağzından anlatayım randevuyu.

Oldukça yavaş konuşan, kelimelerin arasına bir kelime daha sıkıştırabileceğin, hafif çocuk aksanıyla konuşan biri. O mekânı sıkça kullandığı garsonlarla diyalogundan belliydi. Söze “beğendim eline sağlık” diyerek başladı. Ardından da ufak tefek ve açıkçası benim de işime yarayan bazı eleştirilerde bulundu. Hani kafama takılan ancak bir türlü çıkış yolu bulamadığım kapıları açtı bana. Sonra tek başına mı yazıyorsun dedi. Evet diyince. İstemez bizim Yapımcı Bey. Ekip halinde yazılmasını istiyor dedi. İyi de bunu konuşmak için biraz erken değil miydi?

Değil olacak ki; yakın zamanda biten, ismi bende saklı, rating’i bol dizilerimizden birinin yazarının hikâyesini anlatmış. Kadının ilk senaryosuymuş. Heyecanlı tabi. Yapımcı Bey beğenmiş ve çekmek istediklerini söylemiş. Ancak kurduğu ekiple beraber yazmasını istemiş. Yazar Hanım ne yapsın, mecburen kabul etmiş. Böylece ekip halinde yazmaya başlamışlar. Ekip denen şey öyle beş kişiyi bir araya getirip beraber yazın demekle olmadığı için, sorunlar çıkmaya başlamış. Dışlanmış bizim yaratıcı çünkü onlar önceden de beraber yazıyorlarmış. Bizim Yazar Hanım; ilk deneyimi olduğu için acemi, acemi olduğu için de çaresiz. Sonunda da bir anda, kendi hikâyesinde dış kapının mandalı oluvermiş. Bu hikâye nasıl mı biter? Yapımcının kadına hikâye hakkını ödeyip kibarca kapı dışarı etmesiyle… Şimdi parasını verdi diye yapım şirketi etik davranmış gibi gelebilir size; ancak bilenler bilir ki, yazarın para almak yerine parasız çalışıp her bölümü yazmayı tercih edeceği kesin. Ancak kendisine başka yol bırakılmayınca, kendi hikâyesinin onca bölümünü, sizin benim gibi ekrandan seyretmek zorunda kalmış. Bunun nasıl bir duygu olduğunu anlatmak bile istemiyorum.

Ekip halinde yazmanın gerekliliğini anlatıp bana satır altlarında sen de böyle olabilirsin diye telkinler verdikten sonra, koltuğunda dikleşti ve “önemli bir sorun daha var. Bu hikâyede aşk yok” dedi.

Bizim ki kadının karşısında, düşünen adam modeli kalakalmış. Ne dediğini anlamaya, duyduğunun yanlış olduğuna ikna etmeye çalışıyor kendini. “Anlamadım” diyebilmiş, gırtlağına oturan gıcığın neden olduğu komik ses tonuyla. Ünlü senarist “aşk yok” demiş tekrar. Arkadaşım kibarlığını bozmamaya çalışarak “bu hikâyede aşk yok mu şimdi” diye cevap vermiş ve “ilk bölümden seyirciye; bu kız, bu da adam, biz bunları dizi boyunca seviştirmeye çalışacağız mı dememiz gerekiyor yani” diye devam etmiş sesindeki sinir emarelerini saklamaya çalışarak. Böyledir benim arkadaşım. Biriktirir, biriktirir sonra bir anda patlayıverir. Boğazındaki gıcığı temizleme sırası şimdi ünlü senaristte. “İzleyiciyi sürükleyecek bir aşk, dizilerin tutması için şart” demiş.

Zengin çocuk fakir kız, zengin kız fakir erkek, berdel ile evlendirilenlerin arasında - tıpkı gerçek berdel öykülerinde olduğu gibi- başlayan aşklar. İllaki aşk istiyorsak eğer, bu üç konu üzerinde yürüyüp gideceğiz. O zaman hep Barbara Cartland, Judith McNaught, Love Story’den arak hikâyelerin etrafında dönülecek. Böyle mi bakacağız yani senaryo denilen şeye. Yani sırf siz öyle bakıyorsunuz diye, bizde bakmak zorunda mıyız?

Kadının karşısında her saniye bir milimetre daha yükselen sağ kaşını engellemeye çalışırken, aklından bu cümleleri geçirdiğine eminim arkadaşımın. Ayrıca biz bu yukarıda ismi geçen iki kadın yazara bayılırız. Hayatımızın magazinidir onlar. Keyif verirler. Ancak hep soğan ekmek hep soğan ekmek de olmaz ki. Soğanın yanına biriktirdiğin paranla aldığın eti de ekleyeceksin ki, iyi bir şey çıksın ortaya. Kadın bir şeyler sezinlemiş olacak ki “ama hikâyen güzel. İster bu şekilde, istersen benim söylediklerimi de dikkate alarak değişiklik yaptıktan sonra Yapımcı Beye gotürebiliriz. Sunum yapılabilecek kalitede olduğu kesin” demiş. Bizim ki kibarlığı elinden bırakmadan ve daha da önemlisi bazı eleştirilerinin kendisine faydalı olduğunun hatırına, “sizin söyledikleriniz üzerine biraz düşünüp, bazı değişiklikler yapmak isterim” demiş. Sonra da yazım işi bitince Yapımcı Beye gotürmesi üzerine anlaşmışlar.

Sonuçta bizim ki kadının söylediklerinden aklına yatanlar doğrultusunda, senaryosunda bazı değişiklikler yaptı ve üzerinde yaptıklarını anlatan bir notla kadına gönderdi. Ancak üzerinden bir buçuk iki ay geçmesine rağmen ses çıkmayınca, ben yine başladım sorması için baskı yapmaya. Cep telefonu ile arayıp rahatsız etmek istemediği için mail atıp, bütün kibarlığı ve çekingenliği ile senaryosunun yeni halini okuyup okumadığını sordu. Eğer yazar olma hayalleri kuruyorsanız haberiniz olsun, bir süre sonra bu duruşu size enjekte ediyorlar. Öyle ki üreten, uğraşan, çaba harcayan biri olarak size ait bir şeyi bile soramaz hale geliyorsunuz. Sormak için en az on gün karın ağrısı ile yaşamak, sinirden kaşınma ile baş gösteren alerjiler ile yaşamak zorunda kalmanız da cabası. Cevap gedikten sonrası kişiye göre değişiyor.

Merhaba… İtiraf edeyi ki bütün projeyi yeniden okumadım ama şöyle bir göz attım. Ayrıca da genel konseptten Yapımcı Bey’e söz ettim. Benim de söylediğim gibi hikâyede aşk yok dedi. Bu yılın değerlendirmesini yaptık ve şu anda bizim firmanın bu yıl için yapacağı projeler belli oldu. Hatta gelecek yıl için bile şu anda iki proje belli. Neyse, sen karar ver. Başka bir şirkete gotürebilirsin ya da Yapımcı Bey’e beğendirmek için değişiklikler yapabilirsin. Hangisine karar verirsen, şansın açık olsun.

Burada sorun senaryonun kabul edilmemiş olmasında değil. Sorun “aşk yok” ve “merhaba” kısmını geçersek ilk iki cümlede.

İtiraf edeyim ki bütün projeyi yeniden okumadım ama şöyle bir göz attım. Ayrıca da genel konseptten Yapımcı Bey’e söz ettim.

Bu cümleyi Türkiye’nin en ünlü senaristlerinden biri söylüyor arkadaşlar. Bütün senaryoyu iki ay boyunca okumamış, göz atmış. Aradan kura ile sayfa seçip, onları da ikişer satır atlayarak okumuş. Göz atmak aynen böyle bir şeydir. Peki, arkadaşımın yaptığı değişimler, ya kura ile seçilen sayfaya denk gelmediyse. Senaryoyu biran önce yetiştirmek için geçirdiği uykusuz günler, o kuraya denk gelmiş midir acaba? Peki, sadece göz atılan bir hikâyede ne değiştiğini bilmeden, yapımcıya ne anlatmıştır sizce? Yapılan değişiklikleri okumayacaksa neden, “benim dediklerimi dikkate alıp yenilemek ve öyle gotürmek ister misin” diye sormuştu? En acısı da bunu Türkiye’nin en ünlü senaryo yazarlarından biri, senaryo yazarı olmak isteyen ve tek derdinin yazmak olduğunu söyleyen, aday adayına yapıyor olması.

Ondan sonra ne mi oldu? Bizim ki oturdu bilgisayarın başına ve başladı yeni bir senaryo yazmaya. İçinde buram buram aşk olan, ancak aksiyonun da beraberinde gittiği, “aşk mı istiyorsunuz, buyurun” diyerek yazdığı, benim okuyunca bayıldığım bir senaryo. Hani o şans gerektiren buluşmalardan, şans gerektiren karşılaşmalardan değil. Olabilir, yaşanabilir denen hikâyelerden. İçinde o kör göze parmaklardan değil ama mizah da var. Tıpkı hayat gibi. Kısacası ben bayıldım ancak benim bayılmam bir şey ifade etmiyor. Çünkü ortada daha büyük bir sorun vardı: dört tane senaryo kabul etmeyen, 3 tane de senaryo kabul eden yapım firması ile yolları ayırmıştık. Gönderecek yer kalmış mıydı?

Ne yapmalı ne etmeli derken, baya bir zaman geçti. Hayal kırıklıklarına bir tane daha eklememek için ayağımızı sağlam yere basmaya çalışıyorduk. Araştırmalarımız sonucun da üç firma da karar kıldık ve her birine iki senaryoyu da göndermeye karar verdik. Birincisinde patrona, ikincisinde patronun sağ koluna, üçüncüsünde ise senaryo okuyan her kimse onun asistanına ulaştık. Sonunda da senaryoları gönderdik.

Üç yıldır olduğu gibi, bekliyorduk yine… Hani biri “sen bu işi yapma” dese, belki pes edeceğiz ancak kim okuduysa beğendi. Kim okuduysa “sakın bu işin peşini bırakma” dedi. Bunu diyen isimler arasında, burada anlatmadığım –çok uzun olur diye- sektörün başarılı isimleri de var. Ancak kimse elini taşın altına koymuyordu ve zaman gittikçe ağırlaşıyordu. Arkadaşım en kötüyü düşünüp kendini her şeye hazırlayanlardan olduğu için, pek kafasını takmıyormuş gibi görünüyordu ancak ben içten içe dağıldığını hissedebiliyordum.

Bu arada bir yönetmen arkadaşımız, gazetede “yeniden yapılanmaya çalışan firmamızın bünyesine katılmak üzere; yönetmen ve senarist aramaktadır” diye bir ilan görmüş. Bizimkine “istersen sende git görüş” dedi. Hatta onlara “böyle bir arkadaşım var” diye de bahsetmiş. Kadın da görüşmek istemiş. Arkadaşım “ne kaybederim ki” diyerek, randevu almak için aradı.
Aynı güne de verdiler. Bu sefer yanına senaryolarını almadan gitti. Daha önce adını hiç duymadığı bu şirketin, ne yaptığını görmek istedi. Genç bir kadın yapmış görüşmeyi.

Yapım şirketlerine senaryo satan, yazım gurubu gibi çalışan bir firmaymış. Ancak kendilerine ortak buldukları için, yeni bir atılım yapmaya ve yapım şirketi olmaya karar vermişler. Senaryo gurubunda da çalıştığını söyleyen genç kadın; yazdıkları ve hala ekranlarda oynayan dizilerini saymaya başlamış. Bizim külyutmaz, televizyonda ne oynuyor ne kaldırıldı biliyor ya; “kaldırılmıştı değil mi” gibi cümlelerle kadının havasını en baştan alıyor.

Aslında gazete ilanını duyduğumuzdan beri ikimizin de kafası karışmıştı. Çünkü bu tip işler öyle gazete ilanı ile yapılmazdı bu sektörde. Çünkü kim var, kim ne iş yapar, kim iyi çalışır, kim çalışmaz bilinir. Bu nedenle de arkadaşım hemen “neden gazete ilanı ile ekip kurmaya çalışıyorsunuz” diye sorunca, kadın “bizim amacımız şuan ekip oluşturmak değil” demiş. Bizim ki “o zaman niye ilan verdiniz” diyince, “ileri de oluşturma ihtimalimiz var” cevabını almış. İşte o dakika anlamış niyetlerini. Oraya gelenlerin birçoğu, yaptıkları işleri de getirmişler. Kadın masasında bulunan kocaman dosyayı bizimkinin burnunun dibine sokup, “bu kadar başvuran var, bu kadar senaryoyu okumam için bıraktılar” demiş. Ardından da “sizin senaryolarınız yanınızda mı” diye sormuş. Bizim ki “maalesef değil” demiş. Kadın “okumak isterim” diyince, bizim ki ne evet ne de hayır diyen bir gülümseme ile cevap vermiş kadına. Kadın hemen kartını uzatmış ve “mail adresim var, cep telefonum da… İstediğiniz zaman arayabilirsiniz, senaryolarınızı mail olarak da atabilirsiniz” demiş. Ardından da “senaryo değil, kısa öykü atarsanız memnun olurum” diye devam etmiş konuşmasına. Arkadaşım “senaryo istemiyorsunuz yani” demiş. Kadın onaylayınca, bizim ki “öykü ile senaryo farklı şeyler. İyi öykü yazan iyi senaryo yazamayabilir. Bunu senaryo gurubunda yazmanızdan dolayı sizin benden daha iyi biliyor olmanız lazım” demiş. Kadın kısa bir mırın kırının ardından “Siz senaryo halinde gönderin o zaman” diyebilmiş.

Bazen sektörde böyle hikâyelerde döner. Dışarıdan yeni yeteneklere iş vermek, yeteneklerin önünü açmak yerine, bu şekilde hikâye avına çıkanlarda oluyor. Hikâye konusunda daraldın mı; ver bir ilan yeter. Zaten yıllardır yapım şirketlerinden kaba etlerine tekme yine yiye dengesi şaşmış ve nereye sarılacağını şaşıran gençler, bu tip yerlere koşa koşa hikâyelerini gotürüyorlar. Arkadaşımın gördüğü dosya da muhtemelen bunlarla doluydu. Buyurun size dumanı üstünde hikâyeler. Madeni bulup ondan sonra ne yapacakları da belli. Sonradan duyduklarımız da bu yönde idi. Arkadaşım hafif yollu kadın ile dalga geçip oradan çıkmış. Tabi ki senaryosunu da gotürmedi.

Diğer yerlerden hala haber yoktu. Üç firmanın birinden zaten pek umutlu değildik. Yani hala bekliyorduk. Bu arada haftalık yayınlanan bir dergide, her hafta bir yönetmen ile röportaj yapılıyordu. Bunların içinde yapım şirketi olanlarda vardı. Biri, kendi firmasına gönderilen çoğu senaryoyu okumadan çöpe attıklarını ya da bir çekmeceye koyduklarını söylüyordu. Bizim ki nereden bulduysa bu röportajı okudu ve okuduğu gibi de beynini tüm dünyaya kapattı. Günlerce uyudu. Arada bir saat falan uyanıp tekrar uykuya döner oldu. Anlayacağınız ağır depresyon hali. Oraya senaryo göndermemişti. Daha çok sinema filmi yapan bir şirketti zaten. Ancak kendi gibi oraya senaryo gönderen, haftalarca gelecek bir cevabı bekleyen insanları düşündükçe deliriyordu. Kendisine ya da başkasına yapılması önemli değildi. Sonuçta aynı yolda, hepsi aynı acıyı çekiyordu.

Bu serüvende ağır depresyonlu üçüncü yıl bitmişti ki, bir haber geldi…

Arayan gönderdiğimizi üç firmadan, patronun sağ kolu olandı. Görüşmek istiyordu. Bizim ki inanılmaz bir heyecanla hazırlandı ve her zaman ki gibi bir buçuk saat önceden, görüşmenin yapılacağı semtte yerini aldı. Bu bir buçuk saat içinde de beni bir kere arayarak şaşırttı. Sonradan öğrendim ki, ailesinin bütün üyelerini aramış ve hepsinden ağlaya ağlaya dua istemiş. O sırada da zamanı geçirmek için oturduğu cafedeki garsonun dikkatini çekmiş olacak ki, çıkarken kız “bende sizin için dua edeceğim” demiş. Bu iyi niyetli cümle ile bizim ki daha da fena ağlamaya başlamış.

Neyse sonun da yüzünü gözünü toplayıp görüşme yerine gitmiş. Karşısında açık sözlü, inanılmaz tatlı bir kadın görünce de, hem rahatlamış hem de biraz şaşırmış. Yoğun olduğu her halinden belli kadın, tüm güler yüzlülüğü ile “sen iyi yazıyorsun. Kurgun çok iyi. Dilin çok iyi. Yazı ritmin çok iyi” demiş. Ardından da -sonradan anlaşıldığına göre senaryolardan sadece biri eline geçmiş- “şu an bu senaryoyu çekeriz ya da çekemeyiz diyemem ancak senin değerlendirilmen gerektiğini düşünüyorum. Senaryo gurubunda yazmak ister misin” diye sormuş. Bizim ki “tabi ki isterim” demiş. Kadın “o zaman ben seni iki üç ay içersinde bir yere yerleştireceğim, merak etme. Sakın bu işin de peşini bırakma” diyince, arkadaşım “bırakmayacağım. Bana bir şans verirseniz pişman olmazsınız” demiş.

Böylece az önce dua istemek için aradığı insanları arayıp, “önümüzdeki sezon galiba artık bir işe sahip olacağım” demiş. Bu görüşmenin üzerinden iki ay geçmişti ki o güler yüzlü bayan bizimkini tekrar aradı. “Bizim dizilerden birinin senaryo ekibi değişiyor, tanıdıklarımızdan öyküler istiyoruz, düşünür müsün” diye sordu. Bizimki de “isteyeceğini, ancak dizi hakkında genel bilgiye sahip olduğunu, düzenli olarak seyredemediğini söylemiş”. Bunun üzerine arkadaşıma yirmiyi aşkın senaryo geldi. Beş gün içinde öyküyü göndermesi gerekiyordu. İki günde beş aşağı beş yukarı 1800 sayfa okudu. Tahmin edebileceğiniz gibi hiç uyumadı. Karakter analizlerini, hangi hikâyelerin atlandığını, nereden devam etmesi gerektiğini çıkardı. Sonra da öyküyü yazdı ve gönderdi. Gönderdikten sonra ellerine ulaştığına dair teyitide aldı. En kısa zamanda döneceklerini söylediler.

Bu arada bir haber daha geldi. Patrona ulaştırmayı başardığımız yapım şirketinden gelen bir haberdi. Patron çok yoğun olduğu için okuyamamış. Cannes Film Festivaline giderken beş senaryoyu -ikisi arkadaşıma ait olan- yanında gotürmüş. Yani bizimki değil ama senaryoları Cannes’ı gördü. Döndüğünde, her zaman yaptığı gibi masasına yerleştirmiş senaryoları ve “gözümün önünde dursunlar, biraz daha düşüneyim” demiş.

Bu arada yapım şirketlerine verdiği ve artık umudunu kestiği mail adresine öylesine girdiği bir günde, gelen bir mail ile şaşkınlık geçirdi. O asistandan, hani pek de umudumuz olmadığını söylediğimiz firmadan mail geliyordu.

Telefonlarınız bizde yok, size günlerdir ulaşamıyoruz. Senaryonuz hakkında görüşmek istiyoruz. Bizi en kısa zamanda ararsanız seviniriz.

Annesinden duyduğuma göre –kendisi pek böyle durumları anlatmaz- gecenin bir yarısı gördüğü mail ile bütün evi ayağa kaldırmış. Ardından da başlamış hıçkıra hıçkıra ağlamaya. “Ne olduğunu bilmemek, kendini işe yaramaz hissetmek çok kötü” diye ağlıyormuş. Duyguların istifra hali anlayacağınız.

Bu firma hakkında biraz bilgi vereyim; yeni bir yapım şirketidir, yaptıkları hiçbir iş bugüne kadar tutmadı, biri hariç, genelde manken, şarkıcı tayfasını başrollerde oynatmayı tercih ederler. Daha fazla ayrıntı vermeyeceğim çünkü iyice açık etmek istemiyorum. Neyse, görüşmeye gittiğinde, ilk kattaki danışmaya görüşeceği kişinin ismini söylemiş. Kadın orada olmadığı için yaklaşık bir saat kadar bekletilmiş bizimkini. Bu bekleme esnasında danışma denen bölümde bulunan dört kızdan, cast için mi geldiniz gibi sorularla “sen kimsin ki” gibi bir tavır ile eziyet edilmiş. Bu arada arkadaşımın orada oturmak için çokça çaba harcadığına da eminim. Sonunda kadın gelmiş. Neyse ki özür dilemiş. Görüşme için odasına çıkmışlar. Kadın hemen konuya girmiş. “hikâyeni sevdim” demiş. Ardından da başlamış ardı arkası kesilmeyen ancak arkadaşıma mantıklı gelmeyen sorular sormaya. Öyle ki; bu karakter şimdi ne yapacak, hangi yolu tercih edecek gibi aslında cevapları senaryo da var olan sorular. Bizimki sabırla cevaplıyor ancak bir yandan da anlam veremiyor. En sonunda “iyi de bunlar senaryo da var” diyince, kadın bizimkinin senaryosunu çıkarıyor ve anlaşılıyor ki, asistan kız mail ile gönderdiğimiz senaryoyu tamamen basmamış. Senaryonun sadece birinci bölümü kadında var. Bunun üzerine “o zaman tamamını okuyayım, öyle görüşelim” diyor. Ancak bizim ki kadının tarzından pek hoşlanmamış. Daha doğrusu bu işi biliyor gibi gelmemiş. Hele daha önce üzerine çalıştıkları bir senaryo için “öyküyü kurduk ancak dramatik kurguyu oluşturamadık” demesi, bizimkinin midesini iyice bulandırmış. Bu arada kadının istediği; senaryoyu satın almak değil, üzerine beraber çalışmakmış. Çalıştıktan sonra işine gelmezse satın almayacak, bizimki de çalıştığıyla kalacak. Okuduktan sonra kadının araması üzerine anlaşmışlar. Bir ay sonra aramış ve “yeni bir projeye başlıyorum, bir ay yoğun olacağım, merak etme diye arıyorum” demiş. Ancak ondan sonra arayan eden olmadı. Bizim ki de çok kafasını takmadı.
Cannes’a giden senaryolardan da haber çıkmadı. Senaryo gurubunun yeniden oluşturulmak istendiği ve bizimkinin öykü gönderdiği işten de ses çıkmadı. Günlerce aradı o güler yüzlü kadını ancak bir türlü cevap alamadı. En çok da ondan haber alamayınca yıkıldı çünkü kadına güvenmişti. Sonradan öğrendiğimize göre senaryo gurubu oluşturulmasında başka işler dönmüş (oyuncu babında).
Arkadaşım şimdi ne durumda mı? Kendini tamamen eve kapattı. Hayatı minimumda yaşıyor. Çünkü sokağa çıktığında “ne işle uğraşıyorsunuz” sorusuna verecek cevabı yok. Hala yazı yolunda yürüyor ve hatta şuan bir roman yazıyor. Panik ataklarla boğuşup var olmaya, hayatını sürdürmeye, kendi gibi zamanında çekmiş ve başarıya ulaşmış isimlerin hayat hikâyelerini okuyup moral bulmaya çalışıyor. Az konuşuyor, çok düşünüyor ve hayatla sessizce kavga ediyor. Birçoğunuzun “seyrettiğiniz şu dizi onun” dememi beklediğinizi, hayal ettiğinizi biliyorum. Benim de isteğim bu yönde. Ancak hayat bu. Bir gün olacağına yürekten inanıyorum. Arkadaşımın o zamana kadar dayanacağına da inanıyorum. Yaklaşık dört yıldır yazıda inat eden, başka bir iş yapmayı kabul etmeyen, enerjisini sırf bu yolda harcayan ve hiç durmadan yazan biri mutlaka başarıya ulaşır. Ancak bu serüvenin geride bıraktığımız diğer kahramanları, o başarıya ulaşınca ne yapacaklar bilmiyorum. Hani telefonlara cevap vermeyen, senaryoları okumadan çöpe atan, söz verip yerine getirmeyenler ne yapacaklar acaba. Ekranlara çıkıp kalitesizlikten ağlayan bu ikiyüzlüler, ne yapacak merak ediyorum. Tabi ki kendilerine gelen her senaryoyu beğenmek, her senaryoyu değerlendirmek zorunda değiller ancak öyle ya da böyle emeğe saygı göstermek zorundalar. Bu yolda yürüyen birçok insan aynı sıkıntılarla boğuşuyor. Bir gün size “şu dizi arkadaşımın ya da şu kitap arkadaşımın” diyebilmeyi diliyorum. Daha da önemlisi genç yeteneklerin, enerjilerini bu saçma ölçüsüz dünyada var olmak için değil de, yazmak için harcayacak bir sisteme kavuşmalarını yürekten diliyorum.

Mahirbey'in Notu: Şimdi edaa'yı daha iyi anlayabiliyorum.



Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: çağdaş( mr.cagdas_bayhotmail.com ), 30.12.2015, 12:59 (UTC):
Bu kadar umutsuz bir hikaye ne okudum ne duydum.



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
E-mail adresin:
Mesajınız: