Hiç Bir Senaryo Artık Yorumsuz Kalmayacak

Koşuşturan Öyküler

"Bütün senaryoların amacı, izleyicide bir duygu uyandırmaktır." - Michael Hauge.
Bunu başarmanın en emin yollarından biri, öyküyü "zamana bağlamak"tır. Zamana bağlamak'tan
kastettiğim şu: Öykü temel olarak, bir işin belli bir zamanda yapılmasına bağlı olsun. Yani kahramanımız
bir işi belli bir zamana ("deadline") yetiştirmek zorunda olsun. Ve bu zaman da çok "dar", az olsun. Bu
nedenle de kahramanımız, bu işi, çok kısa bir süre içinde, önüne çıkan her türlü engeli parçalayarak
geçmek suretiyle başarsın.
Bu tür filmler "roller-coaster" yolculuğuna benzer. İzleyici filmi izlemeye başladığında roller-coaster'a
binmiş olur. Ve o andan itibaren olaylar büyük bir hızla ilerlemeye başlar. Öyle ki izleyici heyecandan
"Durun, inecek var" demeyi bile akıl edemez. Zaten inmesi de mümkün değildir.
Bir çok film bu yöntemi kullanır. Filmdeki karakterlerden biri "Bu iş X kadar sürede olacak/olmalı" dediği
an, saat işlemeye başlar. Bazı örneklere bakalım:
1-) TİTANİK: Dünyanın en çok iş yapan filmi (1.8 milyar dolar hasılat!), böyle bir filmdir. Gemi buz
dağına çarptıktan sonra yapılan toplantıda geminin mühendisi Thomas Andrews "Gemi 1, en geç 2 saat
içinde batacak" dediği andan itibaren, filmin sonunda nihayet bulan ve sona doğru hızlanan, zamana bağlı
bir koşuşturmanın içinde buluyoruz kendimizi.
2-) CAZCI KARDEŞLER: Filmin ilk 15 dakikasında, filmin kahramanları olan Jake ve Elwood, kendilerini
yetiştiren ve "Penguen" adını taktıkları rahibeden, büyüdükleri yetimhanenin satılacağını öğrenirler. Eğer
11 gün içinde 5000 dolar namuslu bir yöntemle bulunmazsa, yetimhane elden çıkacaktır. Bu 11 gün
içinde Jake ve Elwood, eski "blues" grubunu bir araya getirmeli, başarılı bir konser vermeli, ve parayı
vergi dairesine yatırmalıdırlar. Bu filmde koşuşturma, filmin finalinde zirveye ulaşır. Polisler, sabahın
köründe, parayı vergi dairesine yetiştirmeye çalışan iki "cazcı" kardeşin peşine düşer. Biz de sinema
tarihinin en eğlenceli araba takibi sahnelerinden birine tanık oluruz.
3-) 24: Bu aralar Cnbc-e'de 3. sezonu yayınlanan ve Amerika ve Avrupa'da çok tutan bir TV dizisi bu.
Dizi adını, günün 24 saatinden alıyor. Her sezon 24 bölümden oluşuyor, ve CTU (Counter-Terrorism Unit;
Anti-Terör Birimi) ajanı Jack Bauer'ın başından geçen bir olayı anlatıyor. İlk sezonda, Jack Bauer, Başkan
adayı David Palmer'a yapılacak bir suikasti önlemekle görevliydi. İkinci sezonda, Los Angeles'ta bir atom
bombası patlatmaya çalışan bir terörist grupla mücadele etti. Üçüncü sezonda ise, Salazar adlı bir terörist
serbest bırakılmazsa, şehre ölümcül bir virüs yayma tehdidinde bulunan Meksikalı uyuşturucu kaçakçıları
ile mücadele ediyor. Salazar belirli bir saate kadar serbest bırakılmalıdır. Jack Bauer ve ekibi, bu vakte
kadar bu sorunu çözmek zorundadır. (Mutlaka izlemenizi tavsiye ederim. Her bölümü bir senaryo yazarlığı
dersi niteliğinde bir dizi).
Yukarıdakiler kadar başarılı olmasa da, aynı mantık üzerine kurulu bir başka film de geçen sezonlarda
sinemalara uğrayan "Koş Lola Koş"tur. Bu filmde,yarım saat içinde sevgilisi için yüklü miktarda para
bulmak zorunda olan genç bir kızın öyküsü anlatılmaktadır. Fakat filmin nispeten başarısız olmasının
nedeni, en başında kahramanla özdeşleşme (bkz. aşağıdaki ilgili yazı) kurdurmamasıdır. Kahramanla
özdeşleşme kurulmadığı için Lola'nın davası (sevgilisini kurtarmak için acilen para bulmak) bizi pek
ilgilendirmiyor. Duygusal olarak bağlanmadığımız genç bir kızın koşuşturmasını izliyoruz.
Koşuşturma öykülerinin en büyük dezavantajlarından biri budur. Senaristler "Çok hareketli, müthiş bir
senaryom var" der ve özdeşleşmeyi göz ardı eder. Bu, affedilmez (düzeltiyorum: seyircinin affetmediği)
bir hatadır. Ne kadar ilginç, çarpıcı, heyecanlı bir öykünüz olursa olsun, seyirci kahramana bağlanmıyorsa,
o film başarılı olamaz.





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
E-mail adresin:
Mesajınız: