Hiç Bir Senaryo Artık Yorumsuz Kalmayacak

İyi Bitir Beni! senaryo

Filmlerin ve TV dizilerinin başlangıçları kadar bitişleri de önemlidir. Çünkü seyircinin aklında, üç şey
kalır: filmin başlangıcı, filmdeki ilginç anlar ve filmin bitişi. Bilişsel psikolojide buna küvet etkisi
diyorlar bildiğim kadarıyla. Başı ve ayakları küvetin dışında kalan bir adamın görüntüsüne gönderme
yapılarak.
"Bir İstanbul Masalı"nın sonunun mutsuz bitmesi gerektiğini yazmıştım aşağıda. Yazarlar, yönetmen
ve yapımcılar tercihlerini aksi yönde kullandılar. Seyirciyi ihya ettiler güya. Ama şaşırtıcı derecede
düşük bir rating de aldılar.
Bence bunda "mutlu son" seçiminin bir payı olmuştur. Zira dizi o noktaya kadar, Esma ile Selim'in bir
araya gelemeyeceğine, hatta gelmemesi gerektiğine işaret eden bir temel atmıştı ("set up").
Sondan bir önceki bölümde Demir bile ağabeyine bunu çok güzel bir biçimde özetlemişti: aşkınıza sahip
çıkmadınız. Bunca bölüm boyunca aşkına sahip çıkmayan insanların son bölümde de mutsuz bir biçimde
ayrılması gerekiyordu. Ama olmadı. Esma'nın Selim'i tercih etmesi, bence, eski Türk filmlerindeki kör
kızın bir araba kazası sonucu gözlerinin açılmasından biraz daha hallice bir davranıştır.
(Benim "Bir İstanbul Masalı" için düşündüğüm final ise şöyle: Selim, babasının cenazesi dolayısıyla
İstanbul'a gelir, babasını gömerler, bu arada Esma da düğün hazırlıkları yapmaktadır. Selim tekrar
denize açılır, ama Çanakkale Boğazı'ndan geçerken Ayvalık'ta olduğunu öğrendiği Esma'nın yanına
 
gitmeye karar verir. Düğün günü gecesi Selim'in teknesi çok kötü bir fırtınaya yakalanır. Tekne batar.
Selim ağır yaralı bir biçimde kurtulur. Ertesi gün olur. Esma ve damat adayı, düğünü deniz
kenarındaki bir mekanda yapmaya karar vermiştir. Düğün seremonisi başlar. Tam o sırada yaralı
Selim sahile vurur! Esma gelinlikleri içinde Selim'e koşar, onu kollarına alır. Selim'in son sözleri "Ben
bir eşşeğim" - ya da ona benzer bir şey - olur! Rating rekorları kırılır.)
İzlediğimiz finalin, dizinin bütünlüğüne ihanet etmesinin yanı sıra, anlamsız bir tarzda bittiğini de
söylemeliyim. Bunun nedeni de, dizinin sondan bir önceki sahnesinde (dolmuşun yanında yaşanan sahne)
kucaklaşan Selim ile Esma'dan, derhal düğün sahnesine geçilmesi. Bir kadraj numarası ile gerçekleşen
bu geçiş bizi gerçek bir düğüne değil, dizinin üretilmesine katkıda bulunan insanların boy gösterdiği
(ve böylece manevi olarak kendini tatmin ettiği) bir sahneye götürüyor. Henüz kahramanların
kavuşmasını duygusal olarak sindirmeden, yapımcı, yönetmen, senarist, ışıkçı ve bilumum (o an için
görülmesi gereksiz) insanla burun buruna geliyoruz. Doğal olarak da "ne alaka?" diyoruz. Çok ilginç bir
zamanda konulan çok ilginç bir "yabancılaştırma efekti"!
Bu kadar uzun süre izleyiciyi kendine bağlamayı başarmış bir dizinin daha güzel bir biçimde
bitirilebileceğinden emindim.
Tatmin edici olmayan bir başka final de, hatırlarsanız, "Asmalı Konak"taydı. Dizinin finalinin sinemada
oynayacağını öğrenince ne hissettiniz? Aldatıldığınızı değil mi? Ama yine de izleyiciler Asmalı Konak'ın
filmine koşa koşa gittiler. Ve gerçekten de kötü bir filmle karşılaştılar. Hem hikaye açısından tatmin edici
değildi, hem de sinemasal açıdan.
(Asmalı Konak'la ilgili olarak söylemem gereken bir şey daha var: Bu diziden sonra onun düzeyinde bir
dizi daha çıkmadı. Ne Haziran Gecesi, ne Bir İstanbul Masalı, ne Savcının Karısı, ne de Melekler
Adası. Ben olsam, kadroyu yeniden toplar, biraz daha zenginleştirir, çok sağlam bir çatışmaya
dayalı bir öyküyü, olayların üzerinden 3 sene geçmiş gibi anlatmaya başlardım. Devam dizisi çekmekle
ilgili olarak, James Cameron'un T1 ile T2'sini iyice analiz etmelerini de tavsiye ederim.)
"Çocuklar Duymasın"ın da ne kadar kötü bittiğini yazmama gerek yok herhalde. Türk televizyon
tarihine "gelmiş geçmiş en iyi sitcom" olarak geçebilecek bir dizinin "yapımcı hatasından dolayı en
kötü biten dizi" olarak anılmaya mahkum olması ilginçtir.
İyi bitmeyen dramatik eserler sadece TV dizileri değil. Bazen çok iyi başlayıp çok iyi giden filmler de
kötü (yani tatmin etmeyen bir biçimde) bitebiliyor. Buna en iyi örneklerden biri "İNŞAAT"tır. Filmin
finaline gelindiğinde yönetmen bizden finali tahmin etmemizi istiyordu! 2 küsür saat boyunca
özdeşleştiğimiz karakterlerin akıbetini "tahmin edin" diyordu bize. Hatırlarsanız filmin finalinde,
kahramanlarımız tutuklanıyor ama onları kurtaracak olan video kaset esas kızın eline geçiyordu. Bu
kasedin polisin eline geçeceği ve kahramanlarımızın serbest bırakılacağı kesin. Ama insan yine de bunu
görmek istiyor, tahmin etmek değil. O kadar kalkmışız, sinemaya gelmişiz, büfeciyi ihya etmişiz ve sen
bize eli yüzü düzgün bir final bile vermiyorsun. Sonra da "ben bu filme bir milyon dolar yatırdım,
seyirci niye gelmedi?" diye soruyorsun. Filmi eksin verdiğin için, yani finalini vermediğin için
gelmedi!
Oysa "Ocean's Eleven" öyle bitmiyordu. Filmin sondan bir önceki sahnesinde Ocean'ın polisler
tarafından alınıp götürüldüğünü görüyorduk. Son sahnesinde ise Brad Pitt ve Julia Roberts Ocean'ı
hapishanenin çıkışında bekliyorlardı. Seyirci de iki saat boyunca birlikte üzülüp sevindiği kahramanın
sonunu öğrenerek sinema salonundan mutlu bir biçimde ayrılıyordu.
Özetle söylersek, filmlere etkili girişler yapmak kadar, etkili çıkışlar da yapmak gerekiyor.





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
E-mail adresin:
Mesajınız: