Hiç Bir Senaryo Artık Yorumsuz Kalmayacak

"Tutacak Dizi Yazma" İpuçları

Aşağıda, tutan dizilerin neden tuttuğu (ve bazılarının neden tutmadığı) ile ilgili olarak yazdığım bir epostanın
geliştirilmiş versiyonu var. Daha aşağıdaki yazılar (ör. Özdeşleşme, Senaryodaki Kahramanlar,
Çatışma, vb.) ile bağlantılı olarak okursanız, daha faydalı olabilir:
AİLE : Türk izleyicisinin (hangi yaş, cinsiyet, etnik ya da dinsel köken, ya da ekonomik sınıftan olursa
olsun) en büyük ortak paydası "AİLE"dir. Hâlâ çok büyük oranda Türk insanı kendi anne babasından
oluşan aile içinde yetişmektedir. Bir Türk çocuğunun zihninde oluşan ilk kavramlar aile ile ilgili
kavramlardır. ANNE ve BABA kavramı, Türk insanının bilincine ve bilinçaltına kazınmış en güçlü iki kavramdır. Bu kavramları içeren her hikaye, çok ama çok geniş bir izleyici paydası ile buluşur. (örn. Bir
İstanbul Masalı, Asmalı Konak, Ekmek Teknesi, daha eskilerden Süper Baba, Şehnaz Tango...)
Bir ailenin kurulması ve korunması, (savaşmayan) Türk toplumunda hâlâ en yüksek değerdir - savaş
olduğu zaman öncelik vatanın korunmasına geçiyor doğal olarak (bkz. Kurşun Yarası, 2. sezon). Aile
kurumu genel olarak bir "mutluluk ve huzur kaynağı" olarak görülür. Aile içindeki standart ritüeller
(birlikte yemek yemek, birlikte eğlenmek, sorunların paylaşılması, bir birey zora düştüğünde diğerlerinin
onun yardımına koşması, kardeşler arası rekabet vb.) de izleyicide hemen karşılığını bulur. (Asmalı
Konak'ta birlikte yenen yemekleri, Bir İstanbul Masalı'nda Selim ile Demir arasındaki rekabeti hatırlayın.)
Aile kurumu dendiği zaman anlaşılması gereken ANNE + BABA + ÇOCUK'tur. Sadece Anne ve Baba'dan
kurulu aileler, izleyicilerin gözünde çocuklu aileler kadar makbul degildir. (Asmalı Konak'ta Seymen ile
Bahar'ın çocuk sahibi olması biraz da bundandır.)
Aile yapısına yönelecek her türlü TEHDİT, izleyicilerin hiç zorlanmadan, kolayca anlayabileceği ve tepki
verebileceği dramatik durumlar yaratır. Bu tehditler, anne-baba (özellikle de anne) ile çocuk arasına
girilmesi; ya da eşler arasındaki ilişkinin bozulması (yani aldatma) şeklinde olabilmektedir.
Anne ile çocuk arasindaki ilişki, bırakın bilinci, genetik düzeyde bir etkileyicilik gücüne sahiptir. Bir izleyici,
bir anne ya da baba ile özdeşleştiği zaman, onun çocuğu ile olan ilişkisini bozan her dış etken, izleyicide
çok büyük duygular uyandırır. (Ör. Bir İstanbul Masalı'nda Demir'in çocuğunun kaçırılması) Benzer bir
durumu ALİYE'de de görüyoruz. Filmin başkahramanı ALİYE, çocuklarından birini, kocasından kurtarmak
derdinde olduğu için hemen etkileniyoruz.
Aile kurumuna gelen ikinci en büyük tehdit (yani dramatik firsat) aldatmadır demiştim. Dizinin başında
hangi eş ile özdeşleşme sağlandı ise, diğer eşin aldatması, izleyicide yine çok güçlü bir etki yaratır. Böyle
bir dizi örneği olarak yine ALİYE'yi verebiliriz. Çünkü ALİYE'de anne-çocuk meselesinin yanı sıra aldatma
olayı da kullanılıyordu. Bir İstanbul Masalı'nda da ailenin babası, kötü kadın ile bir yakınlaşmaya girdiği
zaman, herkesin yüreği ağzına geliyordu.
Yabancı dizilerde de bu durumu görebiliriz: "24" dizisinde Bauer ailesini tehdit altında görüyoruz. "Boston
Public"te de müdür Steve ile kızı bir aileyi temsil ediyorlar. Ayrıca zaman zaman öğrenciler ile ailelerini
görüyoruz. Eski bir örnek olarak "Dallas" da, etkileyicilik gücünün önemli bir bölümünü aile olmasından
alıyordu.
FARKLI SINIFLARIN BİRLİĞİ : "Tutacak" bir dizide, farklı ekonomik sınıflardan insanların etkileşiminin
bulunması gerekir. Aşağı sosyo-ekonomik sınıftan insanlar ile özdeşleşmek daha kolaydır, çünkü Türk
izleyicilerin hâlâ çok büyük bir bölümü şu ya da bu şekilde ekonomik sıkıntı içinde, ya da ya da
geçmişinde bu sıkıntıları yaşamış bulunuyor. Bu nedenle bu sınıftan insanlar ile kolayca özdeşleşebiliyor.
Ama sadece alt sınıftakileri seyretmek de izleyicilerde "çıkışsızlık" "umutsuzluk" "karamsarlık" duyguları
uyandırıyor. Bu nedenle ekranda "basarmış" "sınıf atlamış" "üst sınıftan" insanlarıi da görmek istiyor. Bu
üst sınıf karakterleri, izleyicinin bilinçaltındaki "hayal"leri temsil ediyor. İzleyiciler, bu üst sınıftakilerin
hayatını (yaşadıkları evlerin dekorasyonunu, yedikleri yemekleri, gezdikleri mekanları, eğlencelerini)
izleyip bir anlamda tatmin oluyor. (Televole'ler neden bu kadar tutuyor zannediyordunuz?)
Ama üst sınıfları izlemenin bir başka fonksiyonu daha var: Bu üst sınıftan insanların da sıkıntı içinde
olduğunu görmek, izleyicide bir tür "adalet" duygusu yaşatıyor. İzleyiciler, bu insanların kendilerinden tek
farklarının "ekonomik" üstünlük olduğunu görerek rahatlıyorlar. Onlar da ağlıyor, onlar da çıkmaz
sokaklara giriyor, onlar da çaresiz kalıyorlar. (Bir zamanların "Zenginler de Ağlar" dizisinin adı, bu durumu
çok güzel özetlemektedir.)
Bu sınıf meselesinin örneklerini ise yine en yakın ASMALI KONAK ve BIR ISTANBUL MASALI'nda
görüyoruz. Bir İstanbul Masalı'nda şoför ve ailesi, zengin aile ile bir tezat oluşturuyor. Bu dizide iki farkli
SES'ten (Sosyo Ekonomik Statüden) gelen insanin evlenmesi, sınıflararası farklılığa rağmen gerçeklesen
duygusal yakınlaşma olayını çok güzel kullanıyor. (Dünyanin en çok is yapan filmi Titanik'te de aynı
yöntemi kullanıldığına dikkatinizi çekerim.) Keza, Asmalı Konak'ta da konağın çalışanları, konağın
sahipleri ile sosyo-ekonomik bir tezat oluşutuyordu. Seymen Ağa'nın Dicle ile olan birlikteliği, duygusal
ilişkilerin sınıf tanımadığının bir göstergesiydi. Ve bir çok bölümde dramatik malzeme sağladı bu durum.
İLİŞKİLER: İzleyicilerin ekranda en çok görmek istediği şey, duygusal ilişkilerdir. (Bilenler, Maslow'un
"İhtiyaçlar Piramidi"ni aşağıdan yukarıya doğru takip ettiğimizi fark etmişlerdir. Lütfen bu piramidi bir
araştırın). İnsanı bedensel ve ruhsal olarak en çok etkileyen şeylerden biri, karşı cinsle kurduğu
ilişkilerdir. Ergenlik çağında, hormonların en yüksek seviyede çalıştığı dönemde yaşanan heyecanlar, her
izleyicide çok derin izler ve özlemler bırakır. Yeni aşık olan bir çift gördüğümüz zaman, derhal limbik
sistemimizdeki (duygu merkezindeki) hatıralar uyanır. Ve o günlerin heyecanını tekrar yaşarız. O gençlere
bir şey olmasın isteriz, sevdiklerine kavuşsunlar isteriz, düşmanlarını alt etsinler isteriz. (örn. Ekmek Teknesindeki çeşitli karakterleri gönül maceraları, Bir İstanbul Masalı'ndaki kardeşlerin ilişkileri, Asmalı
Konak'ta Seymen ve Bahar'ın yanı sıra, diğer karakterlerin ilişkileri)
Michael Hauge'un çok güzel bir sözü var: "İlişkilerde ilginç olan, iyiye ya da kötüye doğru gitmeleridir".
Bunu TV dizilerine uygularsak, dizilerde ya yeni, taze ilişkiler başlamalı, ya da mevcut, sağlam görünen
ilişkiler çesitli badireler atlatmalı ve/veya sona ermelidir.
Yalnız burada Türkiye'nin özellikleri unutulmamalı. İkinci buluşmada yatağa girmek, Türkiye'ye uyan bir
davranış degildir. (Bu nedenle, METROPALAS ve OMUZ OMUZA'nın hatalı bir öncülden yola çıktığını
düşünüyorum). Aynı şekilde bir kadının, aldatıldığını öğrenir öğrenmez boşanmak istemesi de Türkiye'ye
uymaz. Türkiye'de aldatılan bir çok kadın bunu sineye çeker. Ve TV yazarı için aslında bu daha çok
dramatik fırsat anlamına gelmektedir.
"Sevdiğine kavuşamamış" insanlar izleyicide güçlü bir etki yaratır. Asmalı Konak'ta Dicle'nin durumu
buydu. Anlaşılan seyircilerin önemli bir bölümünde böyle bir kavuşamama durumu var ki, ekranda bu
tipleri gördüğümüz zaman içimiz cız ediyor. Ama bunların ana karakterler olması çok riskli, çünkü izleyici
ana karakterin ilişkisinin havada asılı kalmasına ancak bir süre tahammül ediyor - ya ilişkinin tamama
ermesini, ya da bitmesini istiyor. (İkincil karakterlerin ise kavuşamadan ölmesinde bir sorun yok!)
ŞEHNAZ TANGO'da durum buydu. Artık bir noktadan sonra, kavuşamamaları sıktı. Dizinin ilerleyen
bölümlerinde olması gereken, Şehnaz ile Kocasının biraraya gelmesiydi. Olmadı. Bir de Koca, genç bir
kızla ilgilenmeye başlayınca, aile kavramına tamamen sırtını dönmüş oldu. Seyirci de artık ona karşı
beslediği sempatiyi geri çekti. Aynı şekilde Şehnaz da bir başkasıyla ilgilenmeye başlayınca, dizinin iki baş
karakteri, izleyicinin en büyük beklentisi olan "bunlar bir araya gelip yeniden bir aile olacaklar"
düşüncesine ihanet etmiş oldu. Dizinin ratinglerinin düşmesinin en temel nedeni de bence buydu.
ÇATIŞMA : Tutacak her dizinin temelinde, kahraman(lar) ile düşmanlar arasında yaşanacak bir çatışma
olmalıdır. Yazar(lar), böyle bir çatışma durumu yakalamalı, bu çatışmayı sürdürecek ve ileride
derinlemesine işlenecek yan karakterleri de kahramanların etrafına serpiştirmeyi unutmamalıdır.
Çatışmanın bir kaç bölümlük değil, en az 20-30 bölüm sürecek nitelikte olması gerekir. Zaman zaman
kahraman kazanmalı, zaman zaman da düşman üstün pozisyon elde etmelidir. Tam bir galibiyet, dizinin
heyecanını kaçırır.
KARAKTER ÇEŞİTLİLİĞİ : Bir dizinin başarısının en temel unsuru, yukarıda anlatılan aile, farklı
ekonomik sınıfların birlikteliği, ve ilişki konuları göz önünde bulundurularak, kahraman (ya da
kahramanlar) ile düşman (NEMESİS) arasında kurulan ÇATIŞMA'dır. Bu çatışma kurulduktan sonra, eksen
karakterlerin etrafına renkli ikincil ve üçüncül karakterler yerleştirmek gerekir. (Bir aile dizisi olan AVRUPA
YAKASI'nda Aslı ve Volkan eksen karakterlerdir. Ama Aslı'nın iş yerindeki arkadaşları ile Volkan'ın
arkadaşları dizinin cazibesine büyük katkıda bulunurlar. "Oha Oldum" Selin ile Şehsu, neredeyse eksen
karakterlerden bile ilginçler)
Bir dizide FARKLI YAŞ GRUPLARInın bulunması, o dizinin başarısını olumlu yönde etkiler. Bu durum hem
farklı yaş gruplarından insanları ekran başına çeker, hem de daha gerçekçi olur. Herkesin orta yaşlı ya da
genç oldugu diziler, çok dar bir seyirci kitlesine kendisini hapseder. (Herkesin yaşlı olduğu bir huzurevi
dizisi vardı değil mi? Neydi adı?)
FARKLI MESLEK GRUPLARI da ilginçtir. Artık her dizide "doktor, öğretmen, işadamı" görmekten bıkmaya
başladık. Biraz daha ilginç, toplum içindeki tanınırlığı ve prestiji gittikçe yükselen meslek dallarına yer
vermek, dizinin ilgi çekiciliğini artırır. Bir Türk dizisi olmamasına karşın "Nip/Tuck"ı örnek vereceğim. Artık
ülkemizde de orta sınıfın bile hayatına giren estetik cerrahi dünyasını ele alan dizide, bu cerrahların ve
müşterilerinin hayatlarını görüyoruz.
Ama farklı meslek seçeceğim diye, toplum ile tamamen kopuk alanları da ekrana taşımak abesle iştigal
olur. "Sanatçılık" gibi halk arasında "entel" sayılan branşların izleyiciye geçebileceğini sanmıyorum. Çünkü
bu gibi branşlar, günlük hayatta rastlanandan çok farklı kavramlar ve sorunlar içeriyor. İzleyici de
anlamadığı kavramlardan bahseden dizilerden soğuyor doğal olarak.
EGZOTİK MEKANLAR : Dizinin geçtiği mekanın egzotikliği de izleyici için bir cazibe unsuru teşkil ediyor.
Yani konunun geçtigi yer, görsel olarak dikkat çekici olmalı. Asmalı Konak Kapadokya'da geçiyordu. Bir
İstanbul Masalı "masal gibi" İstanbul görüntüleri ile bezeli. Ekmek Teknesi de görsel açıdan son derece
zengin. Sadece apartman daireleri, sadece gökdelenler, lüks mağaza ve restoranlar, görsel açıdan bir
zenginlik arzetmiyor. Yazarların bu mekan konusuna daha en baştan dikkat etmeleri gerekiyor. Ama bu
prodüksiyon ile de alakalı bir mesele.
KALİTELİ KÖTÜ ADAMLAR : Dizilerin kalifiye kötü adamlara da ihtiyacı var (Bkz. Aşağılarda bir yerde
"Kaliteli Kötü Adamlar" yazısı). Biraz klasik olacak ama, Dallas'tan kimi hatırlıyorsunuz hemen? JR değil
mi? Dizilerdeki ve filmlerdeki kötü adamlar, hayatın önümüze çıkardığı güçlükleri ve sorunları temsil ederler, onların vücut bulmuş halleridirler. Bilinçaltı düzeyde onlara tepki vermemizin nedeni budur.
KINALI KAR, kaliteli kötü adamı olmadan ne olurdu? ASMALI KONAK'in en büyük sorunu da bence, dizinin
bir noktasından sonra "NEMESİS"in (düşmanın) ortadan kalkması oldu. Dizinin son bölümlerinde bir
"düşman" yoktu. EGE AYDAN'in canlandırdığı karakter kategori değiştirmiş, düşmandan dosta
dönüşmüştü - M. Hauge, bunun kesinlikle yapılmamasını söylüyor. Fakat burada ilginç bir nokta var: Bu
dizide, dramatik anlamda güçlü bir çatışma kalmamasına karşın, dizi son bölümlerinde bile çok yüksek
rating alıyordu. Bu da Türk izleyicisinin, bir kere kahramanlarla özdeşleşti mi, ona sonuna kadar bağlı
kaldığını gösteriyor. (Kurtlar Vadisi'nde Çakır öldükten sonra verilen ölüm ilanlarının açıklamasını da, biraz
bu özdeşleşme kavramıyla açıklamak gerekiyor.)
BÜYÜK OLAYLAR : İnsanlar, kendi sıradan hayatlarının bir benzerini seyretmek için TV karşısına
geçmezler. İzledikleri dizilerin ya da fimlerin, kendi hayatlarından bir iki tık daha yukarıda olmasını
isterler. Yani biraz daha fazla heyacan, biraz daha fazla aksiyon, biraz daha fazla romantizm, biraz daha
büyük sıkıntılar, biraz daha fazla cesaret, biraz daha farklı mekanlar ... Ama çok fazla değil. Çok fazla
olunca, dizi inandırıcılığına kaybeder. (Şahsen çok sevmeme karşın, CNBC-E'de yayınlanan 24'ün büyük
bir Türk seyirci kitlesi ile buluşabileceğini sanmıyorum. Bizim hayatımızdan o kadar kopuk, dizideki herşey
o kadar fazla ki!)
Dizide yer verilebilecek büyük olaylardan biri ÖLÜMdür. Ölüm, sıradan insanların hayatındaki en sıradışı,
en etkileyici, en dramatik olaydır. Tutacak bir dizi yazarken ölümü (ya da ölüme yaklaşmayı - ölümcül
kazayı, ölümcül hastalığı) çok dikkatli kullanmak gerekir. Kullanıldı mı tam kullanılmalı, kahramanı ya da
onun çok sevdiği birini etkilemelidir. Ölümden sonra bir süre yas tutulması şarttır, ama makul bir süre
sonra geri kalan kahramanlar, hayatlarını sürdürmeyi başarmalıdır. Çünkü normal olan, toplum içinde
yaşanan budur. İzleyiciler, "ölenle ölünmeyeceğini" bilirler, ve özdeşleştikleri kahramanların bu badireyi
atlattıklarını görmek isterler.
Ölüme paralel olarak doğum da görmek ister izleyici. Çünkü hayat, hayatın sürmesi, en kutsal değer, en
temel içgüdüdür. Bize milyarlarca yıl ötesinden, tek hücreli atalarımızdan kalan bir mirastır yaşamı devam
ettirmek arzusu. Hayatın kendini yenileme ve devam ettirme yeteneği, izleyiciyi her zaman derinden,
bilinçaltı bir düzeyde etkiler. (Özdeşleşme kurdururken, kahramanı tehlikeye atma yöntemi, bu gerçeğe
dayanır). Hele makul bir biçimde bu doğum ve ölüm olayları yakın zamanlar içinde gerçekleşirse (önce
ölüm sonra doğum) çok daha etkili olur. Ve izleyiciler dizi ile "ölüp" dizi ile "doğarlar".
DEĞİŞİM ve ÇELİŞKİ : İzleyici, özdeşleştiği karakterin zaman içinde iyiye doğru değişmesini ister.
Bunun için de dizinin en başında karakterin değiştirmesi gereken bazı özellikleri, geliştirmesi gereken bazı
yönleri, kapatması gereken bazı eksiklikleri, ve üstesinden gelmesi gereken bazı zayıflıkları olmalıdır. Bu
ne yazık ki Türk dizilerinde pek rastlanmayan (bence fena halde ıskalanan) bir durum. Ciddi bir değişiklik
geçiren hatıryalayabildiğim tek karakter, "Biz Boşanıyoruz"daki ALİ KIRAN. Onun dışında hemen herkes,
dizinin başında neyse, sonunda da o. Seymen Ağa (Asmalı Konak), Selim (Bir İstanbul Masalı), Polat
(Kurtlar Vadisi), Afet Öğretmen (Hayat Bilgisi)... İzleyici açısından pek sorun olmuyor demek ki,
karakterlerde pek bir değişme olmuyor.
Oysa ben burada çok önemli bir dramatik fırsatın kaçırıldığı kanaatindeyim. Kahramanların dış dünya ile
mücadeleleri kadar, iç dünyalarında kendileri ile yaşadıkları mücadeleler de etkileyicidir. Hangimiz
öfkemize sahip olmak, kalp kırmamak, sigarayı bırakmak için iç dünyamızda mücadeleler vermiyoruz ki?
Bu tür iç çatışmalar, çelişkili duygular, daha gerçek karakterler yaratmanıza olanak tanır. Türk dizilerinde
ve sinemasında (ve tiyatrosunda ve edebiyatında), Hamlet gibi "karakter"lerin yaratılmamasının temel
nedeni, karakterlerin hep %100 doğru, ya





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
E-mail adresin:
Mesajınız: